| |
..:: tahapinar ::..
| |
Hoşgeldiniz Efendim,
zahmet edip siteme gelip beni ziyaret ettiğiniz için tesekkür ederim.
Site'de fazla bir calışmam yok... çok basit ve sade... sadece bir kaç animasyon... Buyurun izleyin...
Sevgi ve Selamlarımla - taha
Ayrıca ziyaretinizden dolayı
size şu çiçeği hediye etmek istiyorum |
|
| |
|
Başörtüsü |
 |
|
Başörtüsü |
Ne anlamı var, ne zarafeti var, ne zekâsı var, tümüyle anlamsız, kaba,
zekâdan yoksun bir yasak.
Askerî hastanelere başörtüsünü “türban” biçiminde bağlayan kadınları
almıyorlarmış.
Hastanelerin girişlerinde “iğne kutuları” bulunuyormuş, “türbanlı”
kadınların türbanlarını tutturmak için kullandıkları “iğneler” burada
çıkartılıyor, örtüleri askerlerin istediği biçimde çene altından
bağlanıyormuş.
Bir kadının saçlarını hangi biçimde örteceğinden askerlere ne?
“Çağdaş, modern” olduklarını sanan birçok insanın bu manasız yasağı
desteklediğini de görüyoruz, bir de tam tersini düşünsünler; belediyelere
ait kuruluşlara kadınların başının açık girmesi yasaklansa ne diyecekler?
Bir kadının “saçlarıyla” ilişkisi resmî otoritelerce belirlenebilirse, bunu
“mantıklı” bulursanız, bir başka “resmî” otoritenin de “saçlarla” ilgili bir
başka yasak koymasını da mantıklı bulmak zorundasınız.
“Açarsa haklı, kapatırsa haksız” diyemezsiniz.
Bir kadının saçlarını ne yapacağına karar verecek resmî bir merci yoktur.
Bir kadının saçlarını açmasını ya da kapamasını emretmek aynı şekilde
mantıksız ve manasızdır.
İkisi de zorbalıktır.
İster açar, ister kapar, isterse başörtüsünü çenesinin altından bağlar,
isterse türban biçimine sokar, kime ne?
Bir hastane ziyareti, nasıl olur da bir örtü nedeniyle yasaklanabilir?
“Türbanlı” kızları üniversitelere sokmuyorlar, “türbanlı” hanımları askerî
hastanelere almıyorlar.
Ne olmuş, askerlerle bazı yargıçlar bundan hoşlanmıyorlarmış.
Bu ülkede insanların nasıl giyineceğine askerlerle yargıçlar mı karar
verecek?
Askerlerle yargıçlar, bu ülkede yaşayan insanların “efendileri” mi?
Yaşama biçimlerimizi onların emirlerine ya da zevklerine göre mi
ayarlayacağız?
Bir insan “inancından” dolayı böyle giyiniyorsa kimse onun inancına ya da
giyimine müdahale edemez.
Askerî hastaneleri ziyaret edenler “asker” değil, oraya “orduya yazılmaya”
gitmiyorlar, bir hastayı ziyarete geliyorlar, neden “askerî talimatnamelere”
uygun giyinmek zorunda kalacaklar?
Asker mi onlar?
Bizim generallere bakarsanız bu ülkede “herkes asker”, herkes onların
emirlerine uymak zorunda.
Bir ülkede, bir başbakanın eşi, sadece giyim biçiminden dolayı o ülkedeki
bir askerî hastanede yatan bir sanatçıyı ziyaret edemiyorsa o ülkede bir
“hastalık” var demektir.
Üstelik çok da kaba bir davranış bu.
Başbakan, “eşinin gözyaşlarını” görmek zorunda kalmış.
Nasıl acı çektiğini tahmin etmek zor değil.
Eşinin başı bağlı olan birçok erkeğin aynı şekilde “eşinin gözyaşlarına”
şahit olup kahrolduğunu tahmin edebiliyorum.
Kimin böyle bir hakkı var, kim ne hakla bu insanlara ıstırap çektirebiliyor?
Bu zorbalığı bu ülkede sona erdirmek gerekiyor artık.
Eski moda bir diktatörlüğü bu çağda hâlâ sürdürme çabasından başka bir şey
değil bunlar.
Bu zihniyet, “insanların Batılı gibi giyindiği Doğulu bir diktatörlük”
peşinde, bunu da çağdaşlık sanıyorlar; çağdaşlık giyimle olmuyor, fikirle,
yaratıcılıkla, özgürlükle oluyor.
Dindar kardeşlerimizin de bu yaşananlardan bir sonuç çıkarmaları gerekiyor,
onlara inançlarından dolayı yapılanlardan daha beteri Kürtlere ırklarından
ötürü yapılıyor, aynı tür acılara Aleviler de hedef oluyor.
Bu gizli diktatörlüğe sadece “kendi özgürlüğünü” sağlamak için karşı çıkmak
bir sonuç getirmez, her türlü baskının ortadan kalkması gerekir; Kürtler,
Aleviler, solcular, emekçiler, dindarlar hep birlikte “özgürlük” için
dövüşürlerse bir sonuç alınır.
MHP’nin ikiyüzlülüğü son “hastane” tartışmasında ortaya çıktı, bir anda
“askerleri” destekleyiverdiler, eğer başörtüsü için dövüşen dindarlar,
Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin hakları için dövüşmezlerse MHP gibi
olurlar.
MHP gibi olmak ister misiniz?
Beğendiniz mi onların yaptıklarını?
Dürüst bir insan, herkesin hakkı için mücadele eder.
“Eşinin ağladığını” gören Erdoğan’ın nasıl içinin acıdığını anlayabiliyorum,
benim varlığımla yokluğumun hiçbir fark yaratmayacağını bilsem de sonuna
kadar başbakanın ve eşinin yanındayım bu meselede ama başbakan da buna
benzer acıların Kürtlerin, Alevilerin, işçilerin evlerinde nasıl yaşandığını
bilip sonuna kadar onların yanında olmalı.
Zorbalığa bir bütün olarak karşı çıkmalıyız.
Kimsenin zorbalıklardan dolayı ağlamadığı bir ülke yaratmak bizim elimizde;
kararlı bir şekilde zorbalığa karşı çıkar, sadece bize benzeyenleri değil
bize benzemeyenleri de savunursak zorbalık da biter, gözyaşları da.
Hepimiz aynı zorbalığın kurbanıyız çünkü.
Ahmet Altan - TARAF |
05.02.2010 16:59:06 |
|
Allah Allah |
 |
ilker-basbug-allah-allah-mp3
|
Hücumda Allah
Allah...
YAŞ’ta yallah! |
İnsan psikolojisini, daha
doğrusu “anne” veya “baba” psikolojisini bilirsiniz... Bir anne veya baba,
kendi çocuğunu acımasızca döver ve hatta bir taraflarını kırabilir ama bir
başkası “fiske” vursa; bırakın “fiske” vurmayı, çocuğu “azarlasa”,
kesinlikle tahammül edemez, anında “çıngar” çıkarır!.. Neden böyledir?..
Çünkü bir anne veya baba için, en değerli varlık, “evlat”tır!.. Bir “kirpi”
bile çocuğunu “pamuğum” diyerek seviyorsa, bir “karga” bile çocuğunu
“kuzgun” olarak görüyorsa, varın, gerisini siz düşünün... Anne-baba için
evlat, bu kadar “değerli”dir işte... Hiçbir anne-baba evladına “fiske”
vurdurmaz, hatta “toz” bile kondurmaz... Bu, “insani bir içgüdü”dür!.. Her
anne-baba, evladını korur ve kollar!..
Şahsen ben, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un dünkü konuşmasını da,
bu “içgüdü” ile yaptığını düşündüm... O da, TSK’yı bir “aile” olarak, TSK
mensuplarını da birer “evlât” olarak görüyor olmalı ki, onlara “sahip”
çıkıyor, onları “korumaya-kollamaya” çalışıyor!..
Ben, bu “ruh hali”ne saygı duyarım!..
Hatta, sonuna kadar desteklerim!..
Ama, şu da var:
Bir “evlât” ki, eğer “ailenin yüzkarası” olmaya başlamışsa, yaptığı işler
hem “kendisine”, hem de “aile”ye zarar veriyorsa, işte burada, anne veya
babayı “zor bir karar” beklemektedir...
Ya “başını öne eğmeye” devam edecektir, ya da “evlâdını reddetme” kararını
verecektir!..
Zor bir karar!..
Ama, “yapılmaz” değil!..
CEMİL ÇİÇEK BUNU YAPMIŞTI!
Hatırlarsınız, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, hemen herkese “ibret dersi”
olacak böyle bir karar vermişti... Muhalefetin ve medyanın “kızı ve
damadı”yla ilgili “asılsız iddiaları” üzerine; “Allah’tan tek isteğim,
Kızılay’da gezerken bu hırsız, şu soysuz gidiyor denilmemesi” demiş ve
eklemişti:
“Suç ve ceza şahsidir. Benim şerefim, benim onurum; evlatlarımdan,
yakınlarımdan önde gelir. Benim yakınlarıma bırakacağım tek şey, temiz,
dürüst bir geçmiştir. Buna en ufak bir halel getirecek olurlarsa gereğini
ben yaparım.
Bir siyasetçinin bunun ötesinde verebileceği başka da teminat yoktur. Bu
konuşmamı da ihbar kabul etsinler. Gerekirse yazılı olarak da yapmaya
hazırım. Bu kanunsuzluk varsa, savcıların harekete geçmesi gerekir.
Geçmedilerse ihbar ediyorum.”
Bu sözleri sarfetme cesareti gösterebilen Cemil Çiçek için, “evladını
sevmiyor” diyebilir misiniz?.. Tam aksine; kızını “canından çok sevdiğini”
ben biliyorum.
Düşünebiliyor musunuz;
“Can”ını bile feda edebiliyor,
Ama “şeref”ini asla!..
Çünkü, Cemil Çiçek için,
Onur ve şerefi “evlâtlarından önce” geliyor!..
Yani, “evlat” bir tarafa!..
“Onur ve şeref” bir tarafa!..
Söyleyin şimdi;
Böyle bir “kararlılık” karşısında, bir evlat, hiç “suç” işlemeye, “yamuk”
yapmaya kalkışabilir mi?..
Edemez!.. Çünkü;
“Evlâtlıktan reddedileceğini” bilir!..
BAŞBUĞ, NİYE SAHİP ÇIKIYOR?
“Somut bir örnek” olduğu için Cemil Çiçek’ten bahsettim...
Aslında, her baba “Cemil Çiçek’in yaptığını” yapsa, hiçbir evlât “suç”
işlemeye cesaret edemez!..
İsterdim ki, Başbuğ da aynısını yapsın!..
Desin ki;
“TSK’nın şerefi, TSK’nın onuru, subay ve astsubaylardan önce gelir!.. Bizim
geride bırakacağımız tek şey, temiz ve dürüst bir geçmiştir!..
Buna en ufak bir halel getirecek olan olursa, gereğini ben yaparım!”
Bunu demedi İlker Paşa!..
“Sahip çıkma” tavrını dün de sürdürdü.
Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda düzenlenen Kazım Karabekir’i anma
toplantısının ardından gazetecilerin gündemdeki konulara ilişkin sorularına
cevap verirken, Kazım Karabekir’in; “Vatandaş!.. Yanlış bilgi, felaket
kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren, sonra münakaşasını
istediğin gibi yap” sözlerini hatırlatıp; “Bugün buna çok ihtiyacımız
olduğunu düşünüyorum” dedi...
Bu durumda, ortaya çıkarılan “Balyoz” planı, “yanlış bilgi” oluyor!..
“Hakikati aramamızı” öğütlüyor!..
İyi de, “hakikat” ne?..
Böyle bir plan ya vardır, ya yoktur!..
“Yok” ise, “yok” dersin!.. “Var” ise, planı hazırlayanların yakasına
yapışır, hesap sorarsın!..
Ama, Org. Başbuğ ne yapıyor;
Hem planın “7 yıl önceki bir tatbikat çerçevesinde hazırlandığını” söylüyor,
yani “planın varlığını” kabul ediyor, hem de “suçlu”ları değil, “planı
deşifre edenleri” hedef alıyor!..
BUNLAR DA ALLAH’IN EMRİ!
Dahasını da yapıyor...
“TSK talimnameleri”nin “hücum”la ilgili bölümlerinde, askerin “Allah, Allah”
diyerek taarruz ettirildiğini ifade edip, diyor ki;
“Böyle bir TSK, nasıl olur da camileri bombalamayı düşünür?”
Org. Başbuğ’un yanılgısı şurada:
Hiç kimse, “TSK’nın camileri bombalatacağını” söylemiyor ki!.. Bunu, “TSK
içindeki cuntacılar”ın planladığını söylüyor!..
Yani;
Suçlamalar “kurumsal” değil, “bireysel”dir!..
Suçlanan Org. Çetin Doğan’dır!..
Tuğgeneral Süha Tanyeri’dir!..
Bu durumda demeliydi ki;
“Onların böyle bir kalkışma içine girmiş olmaları TSK’yı bağlamaz!.. Bu tür
münferit faaliyet içinde bulunanlardan hesap sorulmalı, yargıya teslim
edilip, hak ettikleri ceza verilmelidir.”
Doğrudur... Askerini, hücuma “Allah, Allah” nidalarıyla gönderen bu
ordudur...
Ama aynı ordunun, “Allah’ın emri” olan namazı kıldığı için çok sayıda
mensubunu YAŞ toplantılarında bünyesinden attığı da bir gerçektir!..
Aynı ordunun, “Allah’ın emri” olan “başörtüsü”ne karşı tavır aldığı,
“başörtülü asker anaları”nın, evlatlarının “yemin töreni”ni bile
izlemelerine izin verilmeyip, “tel örgülerin arkasına” atıldıkları ve
ayrıca, “annelerin veya eşleri başörtülü” olan subay-astsubayların “ihraç”
edildikleri de tartışılmaz bir gerçektir!..
SÖZ DEĞİL, EYLEM GEREKİYOR!
Bence, sayın İlker Başbuğ;
Böyle bir “savunma” yapmak, ya da “darbeciler”in değil, darbe planlarını
“deşifre” edenlerin peşine düşmek yerine; “tüm darbeler”in ve
“müdahale”lerin, “hukuk dışı girişimler” olduğunu kabul ve itiraf etmeli,
“kirli plan” yapan herkesi lanetlemelidir!..
“Hukuk devletine bağlı, demokrasiye saygılı” olduğunu deklâre eden, Başbakan
Tayyip Erdoğan’la bir görüşmesinde “Orduma ve ülkeme zarar verecek bir
subayı TSK içinde barındırmam” şeklinde teminat veren bir Genelkurmay
Başkanı; adları “pis işler”e karışmış subayları görevden almalı, “emekli”
olanlara sahip çıkmaktan da vazgeçmelidir!..
“TSK’nın onur ve itibarı her şeyden önce gelir” deyip de, onları görevden
alsa; halkın gözünde hem kendini, hem TSK’yı daha da yüceltmiş olmaz mı?..
Elbette olur!..
Gelin, görün ki;
Onları görevden almamak için, hem “yargı” ile hem “hükümet”le ters düşüyor
ve bu arada “TSK’nın itibarı”nın da tartışılmasına yol açıyor!..
Org. İlker Başbuğ’a düşen;
“Hükümet ve yargıya direnmek” değil, “zanlı”ların yakasına yapışıp “yargıya
teslim etmek”tir!..
Ve tabiî, “ismi lekelenen” insanları, bir an önce TSK bünyesinden
atmaktır!.. Zira, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da üzerine basa basa
vurguladığı gibi, aslolan, “halkın devlete olan güveni”ni korumaktır!..
Başbakan Erdoğan, bunun “gereğini yapıyor” ise, Başbakan Yardımcısı Cemil
Çiçek “Onurum her şeyden önce gelir” diyorsa, aynı şeyi Org. İlker Başbuğ da
söylemeli, o da “gereğini yapmalı”dır!..
Hem de, vakit geçirmeden!..
Çünkü, yıpranan TSK oluyor!..
Bu kafadan her şey beklenir!
Bugünkü sürmanşetimizde de okuyacağınız gibi; “Balyoz” darbe plânını
hazırlayıp, “camileri bombalatmayı” düşünen Org. Çetin Doğan’ın; “İslâm’la
bir sorunu olduğunu” gösteren ciddi belirtiler var.
“Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı” iken yaptıkları, özetle
şöyle:
¥ Aralarında ilahiyatçı öğretmenler bulunduğu gerekçesi ile Türkiye Türkçesi
eğitimini durdurdu.
¥ Mevcut kontrol mekanizmasını kaldırarak, PKK yandaşlarının üniversiteye
sızmasına fırsat verdi.
¥ Üniversitenin Ankara Mütevelli Heyet binasında haftalık içkili toplantılar
düzenlemeye başladı. Bu toplantılar, özellikle ‘Cuma’ namazı saatlerine denk
geliyordu.
¥ Üniversite kampusünde yapılması planlanan camiye karşı çıktı. Üniversiteye
başörtüsü yasağını o getirdi...
Şimdi, böyle bir şahsiyetin, askerleri; “Allah, Allah” nidalarıyla taarruza
gönderebileceğini düşünebilir misiniz?..
Eğer bu “inanç”ta olsaydı, herhalde İslâm’a ve Müslüman kimliklere bu kadar
karşı olmazdı!
Şahsen ben, “böyle bir kafa”dan her şeyi beklerim!..
Hasan Karakaya |
26.01.2010 21:06:52 |
|
|
..:: tahapinar ::..
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Unbenanntes Dokument
Unbenanntes Dokument
Unbenanntes Dokument
|